Kendime Düşünceler

Kemal Büyükbelen
“Kendime Düşünceler” MS 161-180 yılları arasında Roma İmparatoru olan Marcus Aurelius’un, kendisine yazdığı özel notları ve Stoacı felsefe üzerine fikirlerini kaydettiği bir dizi kişisel yazıdan ibarettir. Marcus Aurelius’un bu kitabı günümüzde de hala etkisini sürdürmekte ve kişisel gelişim ve felsefe ile ilgilenenlere etkileyici bir rehber olmaya devam etmektedir.
Marcus Aurelius Antoninus Augustus, Beş İyi İmparator denilen hükümdarların sonuncusu olan Nerva-Antoninus Hanedanının üyesiydi ve MÖ 27’den MS 180’e kadar süren Roma İmparatorluğu için göreceli bir barış, sakinlik ve istikrar döneminde görev yapan Pax Romana’nın son imparatoruydu.
Bununla birlikte Marcus Aurelius’un hükümdarlığı döneminde Roma İmparatorluğu çok sayıda askeri çatışmaya tanık oldu. Doğu’da Romalılar, yeniden canlanan Part İmparatorluğu ve isyancı Ermenistan Krallığı savaştı. Kuzey’deki Germen halkları İmparatorluk için rahatsız edici olmaya başlayınca kuzeye hakları ile savaşlar oldu. Eserin büyük bir kısmının MS 170-180 yılları arasında kuzey İtalya Balkanlardaki askeri seferler sırasında yazıldığı görülmektedir.
Marcus Aurelius’un günlük notlarından oluştuğu anlaşılan kitabın kendisi tarafından verilmiş bir adı bulunmamaktadır. Bu nedenle kitap günümüzde “Meditations” veya “Kendime Düşünceler” gibi çeşitli adlarla yayınlanmaktadır. Kendime Düşünceler, Aurelius’un hayatının farklı dönemlerini yansıtan 12 kitaba bölünmüştür. Her kitaptaki pasajlar, Aurelius’un kendi kişisel düşünceleri olarak yazıldığı için kronolojik sırayla değildir. Kendime Düşüncelerin temel teması, kişinin kendisi ve başkaları hakkındaki yargısını analiz etmesi ve kozmik bir bakış açısı geliştirmesi ile ilgilidir.
Aurelius kişinin evrendeki yerini bulmasını savunur ve her şeyin doğadan geldiğini ve bu yüzden her şeyin zamanı gelince ona döneceğini düşünür. Bir diğer güçlü tema ise odaklanmayı sürdürmek ve “İyi bir adam olmak” gibi güçlü etik ilkeleri korurken dikkat dağıtıcı şeylerden uzak durmaktır.
Stoacı felsefeyi benimsemiş olan Marcus Aurelius’un kitabında Stoacılığa dair önemli görüşler bulunmaktadır. Stoacılık, Antik Yunan ve Antik Roma’da gelişen bir MÖ 300 civarında Kıbrıslı Zenon tarafından kurulan Helenistik bir felsefe okuludur. Stoacılar, erdemli olmanın eudaimonia’ya (mutluluğa ve iyi bir yaşam sürmeye) ulaşmak için yeterli olduğuna inanıyorlardı. Stoacılar, buna ulaşmanın yolunu, günlük yaşamda dört temel erdeme dayandırıyorlardı; tedbirli olmak, metanetli olmak, ölçülülük ve adalet. Bu erdemleri uygulayarak ve doğayla uyumlu bir şekilde yaşayarak geçirilen bir hayat iyi yaşanmış mutlu bir hayattır.
Stoacı fikirleri sıklıkla nefsani duygulara düşkünlükten kaçınmayı içerir, bu da bir insanı maddi dünyanın acılarından ve zevklerinden kurtaracak bir beceridir. Bir insana hiç kimsenin zarar vermeyeceğine, ne olursa olsun bize zarar veren şeyin bizim olaylara bakış açısına göre verdiğimiz tepkilerimiz olduğunu savunur. İçsel düzenli ve rasyonel bir doğa veya logos, tüm varoluşa nüfuz eder ve onu yönlendirir. Rasyonellik ve zihnin berrak olması, kişinin logos ile uyum içinde yaşamasını sağlar. Bu, kişinin “iyi” ve “kötü” hakkındaki hatalı algılarının üzerine çıkmasını sağlar.
Kitaptan Alıntılar
Kitabın ilk bölümünde Marcus Aurelius adeta bir vefa görevini yerine getirir gibi, o güne kadar kendisini yetiştiren gerek aile çevresinden gerekse hocalarından bahsederek teker teker onlardan neler öğrendiğini anlatıyor. Burada özet halinde kitabın ilk kısmından bazı alıntıları paylaştık:
“Büyükbabam Veros’tan soylu ve kolay öfkelenmeyen bir karaktere sahip olmayı öğrendim.
Babamın ününden ve karakterinden ihtiyatlı ve kararlı davranmayı öğrendim.
Annemden ise dindarlığı ve cömertliği öğrendim. Sadece kötü bir şey yapmaktan değil, o kötü şeyleri düşünmekten bile uzak durmayı öğrendim.
Büyükbabam sayesinde halkın gittiği okula gitmedim. Evde en iyi öğretmenlerden ders aldım. Bunun için yapılacak herhangi bir masraftan kaçınmamam gerektiğini öğrendim.
Öğretmenimden çok fazla şeye ihtiyacım olmaması gerektiğini, kendi işlerimi kendim yapmam gerektiğini… öğrendim.
Diognetus’tan önemsiz şeylerle ilgilenmemeyi, şarlatanların ve büyücülerin [sözlerine] inanmamayı, felsefeyle ilgilenmeyi, çeşitli konularda yazılar yazmam gerektiğini öğrendim.
Rusticos’tan karakterimi geliştirmem gerektiğini, bilgiçlik gösterebileceğim konuşmalar yapmamayı, evin içinde senatör elbisesi ile dolaşmamayı, sade bir biçimde mektup yazmayı, kin tutmamayı öğrendim.
Apollonios’tan ahlaksal özgürlüğü, hiçbir işi şansa bırakmamayı öğrendim. Bir insanın hem çok enerjik ve canlı, hem de çok tembel olabileceğini anladım. Karşıdakini bir şeyler anlatırken sabırlı olmayı ona borçluyum.
Sextos’tan ise başka insanların da iyiliğini düşünmeyi, örnek gösterilebilecek bir aile babası olmayı, doğayla uyumlu yaşama düşüncesini, sakin davranmayı, dostlarımın yanındayken ihtiyatlı davranmayı,… öfeke benzeri kötü duyguların en küçük belirtisini bile göstermemem gerektiğini, sade öfke değil diğer dugularımı da dışarıya belli etmemeyi, öte yandan sevgi dolu davranmayı, gösterişsz biçimde insanları övmem gerektiğini ve sonsuz bir kültüre sahip olmam gerektiğini de ondan öğrendim.
Dilbilimci Alksandros’tan insanlarda kusur aramamam gerektiğini, bir soruya yanıt verirken ya da bir şeyi kanıtlamaya çalışırken konuya en uygun olan kavramı bulmam gerektiğini öğrendim.
Phronto’dan zalim adamların kıskançlıklarının, kurnazlıklarının, ve ikiyüzlülüklerinin insana neler yaptırabileceğini ve bu ünlü soyluların gerçek sevgiden ne kadar yoksun insanlar olduklarını öğrendim.
Platoncu Aleksandros’tan işlerimin yoğunluğundan söz ederek toplumsal ilişkilerimizin gerektirdiği görevlerden kaçınmamam gerektiğini öğrendim.
Severus’tan aile, doğruluk ve adalet sevgisini öğrendim. Eşitlik ve konuşma özgürlüğü esaslarına bağlı olan bir devlet düşüncesini de ondan öğrendim. Felsefeye karşı sürekli ve içten bir saygı duymam gerektiğini, her zaman iyilik yapmaya hazır olmam gerektiğini, cömert, iyimser, dostların sevgisine güvenen, eleştirdiği insanlara dürüst davranan, açık bir karaktere sahip olmam gerektiğini yine Severus’tan öğrendim.
Maximos’tan kendime hakim olmayı, kararlı davranmayı, ılımlılığı, şikayet etmeden her zaman görevlerimi yapmaya hazır olmayı, düşündüğüm şeyleri aynen söylemeyi, sözlerimin iyi niyetli olduğu konusunda hiç kimsenin şüphesi olmaması gerektiğini, şaşırmamayı, memnuniyetsiz olmamayı, asla aceleci davranmamayı, kararsız, güvensiz ve yılgın olmamayı, davranışlarımda ani değişiklikler olmaması gerektiğini, cömertliğe ve bağışlamaya eğilimim olmasını, zorlamayla doğru davranan değil de, doğruluktan hiç şaşmayan bir insan olmaya çalışmayı, hiç kimseyi küçümsememeyi öğrendim.
Babamdan ölçülü, iyice düşündükten sonra aldığım kararlarda direnç göstermeyi, şan ve şerefi umursamamayı, işini sevmeyi ve her zaman aynı şekilde yapmayı, kamu çıkarına katkıda bulunabilecek insanları dinlemeyi, tarafsız davranmayı, nerede nasıl davranılması gerektiğini, saf olmayan tutkuların yasaklanması gerektiğini, anlayışlı olmayı, dostlarımın her zaman şölenlere ve seferlere katılmalarını sağlamayı fakat gelmeyenelere karşı kin tutmamayı öğrendim. Meclislerde konuşulan sorunları incelemeyi ve önyargıyla karar vermemem gerektiğini, dostlarıma saygı göstermeyi, onlara karşı abartılı veya sıkıcı davranmamayı, her zaman sakin ve kendine yeten bir yaşam sürmeyi, geleceği düşünmeyi, en küçük ayrıntıları bile hesaplamayı fakat tüm yaptıklarımı abartmadan yapmam gerektiğini de babamdan öğrendim. Bana övgüler düzen insanlara bir yerden sonra dur demeyi, Roma’nın ihtiyaçlarını karşılamak için hiçbir fedakarlıktan kaçınmamam gerektiğini, kaynakları akıllıca kullanmayı ve bana yapılan eleştirilere göğüs germem gerektiğini, hurafelerden kaçınmayı, insanların sevgisini kazanmak için sahte övgülerden uzak durmayı, ölçülü ve kararlı davranmayı, yeniliklere karşı ölçülü olmayı da babamdan öğrendim. Yaşamımızı kolaylaştıran ve bize cömertçe sağlanan şeylerden faydalanmayı, bu şeyler varken onları kullanmayı, yokken de ihtiyaç duymamayı.. babamdan öğrendim. Ayrıca filozoflara büyük saygı duymayı, diğerlerini eleştirmekten kaçınmayı, fakat bütün bu insanlar tarafından etki altına alınmamayı, kibarlığı, yapamacıklıktan uzak saygıyı, hayata aşırı bir bağlılık göstermemeyi fakat aynı zamanda onu umursamayı, sağlığıma özen göstermeyi ve bu sayede ilaçlara ve hekimlere mümkün olduğunca az ihtiyaç duymayı da ona borçluyum. Tabi ki güzel konuşmak, yasaları ve gelenekleri bilmek gibi özel yetenekler kazanmış kişileri ön planda tutmayı, onlara hak ettikleri değeri verirken kıskançlık duymamam gerektiğini, atalarımızın geleneklerine uygun davranmayı ve tüm bunları yaparken gösterişten uzak durmayı da babamdan öğrendim. Bağlılığı, öngörülü olmayı, uzun süre aynı işlerle uğraşabilme yeteneğini, şiddetli bir baş ağrısından sonra işlerime aynı istekle geri dönebilmeyi, devlet işleri dışında çok fazla sırrımın olmamasını, halka açık gösterilere izin vermeyi, kamu yapıları, bağışlar ve benzeri girişimlere başlamakta gösterdiğim ihtiyat ve ılımlılığı, bunlara bana şeref kazandırması için değl de gerçekte ihtiyaç olduğu için yapma yeteneğimi de babama borçluyum. Babam uygun olmayan saatlerde yıkanmazdı, yeni yapılar yapmaya merakı yoktu, fazla yiyip içmeye, elbiselerinin kumaşına ve rengine kölelerinin güzelliğine de olması gerekenden fazla önem vermezdi.
iyi nine ve dedelere, iyi anne ve babaya, iyi kzı kardeşe ve neredeyse tamamı iyi öğretmenlere, iyi arkadaşlara, iyi akrabalara sahip olmuş olmamı tanrılara borçluyum… Beni gururumdan arındıran, bir insanın muhafızlara, güzel elbiselere, değerli eşyalara ve başka lüks eşyalara ihtiyacı olmadan da bir sarayda yaşayabileceğini gösteren, saygınlığını kaybetmeksizin, devletin çıkarları için bir imparatorun yapması gerekenleri sade bir vatandaş gibi yaşayarak yapabileceğimi gösteren babamdır…”
Marcus Aurelius yüzyıllarca önce yazdığı kitap, günümüz liderlerine rehber olabilecekken, günümüz liderlerinin hırs ve açgözlülüklerini, halkı ve kamuyu düşünüyormuş gibi görünüp de sadece kendi menfaatlerini ve ikballerini düşündüğünü gördükçe Marcus Aurelius’un kıyaslanamıyacak dercede ne kadar gerisinde olduklarını görmek ne kadar üzücü. Öyle görülüyor ki Roma’yı imparatorluk yapan ve yüzyıllar boyunca yaşamasını sağlayan şey güç ve kuvvetten öte bir şey. O dönemin felsefi gücü ve erdemin ve erdemli insanların hep öne çıkmış olması.
Kemal Büyükbelen
Bilge Kitap Dergi, 2024 Aralık Sayısı
0 yorum